ezgi's profileKendime sonsuz saçmalama...PhotosBlogLists Tools Help

Blog


    April 02

    Mavi

    En en en en en off sonsuza uzayabilir en sevdiğim filmler 13 yaş üzeri ve olumsuz davranışlara neden olabillir diye ibare konulan filmler...

    En en en en en en en sevdiğim his ne kızgın kumlardan serin sulara atlamak, ne de naneli sakızın ferahlığı, hani yeni yıkanmış çarşafın serinliği olur ya ilk uzandığınızda yatağa, hele de hava sıcak mı sıcaksa... Az sürer, sonsuza kadar sürsün istersiniz. Evet sonsuza kadar sürebilitesi olan birşey yoktur.

    TCDD'nin yemekli vagonlarının garsonları sağolsun, pek keyifli bir gün geçirdik. Biri masanın üzerindeki kitabı görüp "Aşkın Z'si var mı ki diye sordu. "Ne biliyim ben, casablanca filminde bergman'ın elbisesi ne renkti diye diye sorsan cevaplarım ama aşk meşk tuhaf işler bunlar..." Giderken de "ayağınıza sağlık" dediler. Bir nevi Mısır Prensesi muamelesi, hayırdır?

    Ben bilmem...

    Mavi.

    Elbise.

    Çamaşır makinalarını seviyorum.

    Hele kurumuş ve yeni yıkanmış çarşafların serinliğini daha çok seviyorum.

    Mavi çarşafları da en çok seviyorum.

    Katıştıracak videom yok.
    March 30

    Ayar ayar üstüne...

    Uzun zamandır saçmalayasım mı gelmedi yoksa kendime başka mecralar mı buldum bilinmez, oha tam bir sen olmuş buralara yazmayalı!
     
    En son geçen sene bu aylarda zırvalamışım, zaten burası çok kişisel bir alan, okunduğunu bile bilmeden yazıp çiziyorken bir baktım ki 367 ziyaretçi, yuh!
     
    Kendilerinden özür dilerim, zira çok kişisel zırvalara maruz bıraktım ruhlarını. Şöyle bir dönüp okudum da en özel alanım olmuş burası.
     
    Zırvalamaktan farklı birşey yapmıyorum burada doğrusunu isterseniz, örneğin bu sabah uyandığımda çamaşır makinası olan bir evde yaşamanın ne muhteşem olduğunu düşünüp keyiflendim.(sevgi pıtırcığı volum 10) Ama gerçekten keyifli, yani elde çamaşır yıkamak artık zor gelmese de çamaşır makinaları bir başka...
     
    İstanbul'da olduğumu söylemeye gerek yok sanırım, çamaşır makinası demek, İstanbul demek benim için.
     
    Dün gece trende Ülker ile yemek yerken o kadar konuştuk o kadar konuştuk ki en sonunda konu kişisel özgürlüğe geldi dayandı, polis emeklisi bir teyzeden bir güzel ayar aldık sonunda. "Olmaz" dedi, "Gençlere göre özgürlük ne demek merak ediyorum." diye başladı, 25 yıllık tecrübesinde ne kadar çocuk aldıran, onunla bununla yatıp kalkan, kız arkadaşını satan, uyuşturucu batağına düşmüş hatun varsa hepsini sayıp döktü. Ülker'le az kalsın okulu bırakmaya karar verecektik. Teyzeye her ne kadar hatun milletinin kendine saygısı olması gerektiğinden, akıl fikir sahibi olmak gerektiğinden, kimsenin korumayacağından önce kendi gardımızı almamız gerektiğinden dem vurduysak da "öyle olmuyor işte" deyip durdu. Resmen ayar yani...Tecrübe konuştu...:) Özgürlük deyince teyzenin aklına sadece özgür seksin gelmesi ne acı... Bir kızcağız varmış, o kadar çocuk aldırıyor, o kadar çocuk aldırıyormuş ki en sonunda doktor kıza "kızım sen hiç gelme, tuvalette başının çaresine bak" demiş.
     
    Tren sohbetlerini seviyorum. Başka ne zaman göreceğinizi bilmediğiniz insanlarla hoşbeş ediyorsunuz.
     
    Çamaşır makinalarını daha çok seviyorum ama.
     
    Altta video katıştır yazıyor, çok komik. Katıştıracak videom bile yok.
     
     
     
    May 16

    Dreaming Tree Has Died

    standing here
    the old man said to me
    "long before these crowded streets
    here stood my dreaming tree"
    below it he would sit
    for hours at a time
    now progress takes away
    what forever took to find
    now he's falling hard
    he feels the falling dark
    how he longs to be
    beneath his dreaming tree
    conquered fear to climb
    a moment froze in time
    when the girl who first he kissed
    promised him she'd be his
    remembered mother's words
    there beneath the tree
    "no matter what the world
    you'll always be my baby"
    mommy come quick
    the dreaming tree has died
    the air is growing thick
    a fear he cannot hide
    the dreaming tree has died

    oh have you no pity
    this thing i do
    i do not deny it
    all through this smile
    as crooked as danger
    i do not deny
    i know in my mind
    i would leave you now
    if i had the strength to
    i would leave you up
    to your own devices
    will you not talk
    can you take pity
    i don't ask much
    but won't you speak
    please
    from the start
    she knew she had it made
    easy up 'til then
    for sure she'd make the grade
    adorers came in hordes
    to lay down in her wake
    she gave it all she had
    but treasures slowly fade
    now she's falling hard
    she feels the fall of dark
    how did this fall apart
    she drinks to fill it up
    a smile of sweetest flowers
    wilted so and soured
    black tears stain the cheeks
    that once were so admired
    she thinks when she was small
    there on her father's knee
    how he had promised her
    "you'll always be my baby"
    "daddy come quick
    the dreaming tree has died
    i can't find my way home
    there is no place to hide
    the dreaming tree has died"
    take me back
    save me please
    May 11

    Ben Encok Aksam Üzerlerini Severim...

    Özellikle saat 3 ile 7 arasını...Eğer Manic Salı değilse dersler bitmis, bana ait zamanlar baslamıstır, hele de güneşli de bir günse...Saat 5 oldugunda Jimmy Buffet calar kafamin icinde, It's five o'clock somewhere...

    Garip inanışlarım vardır, örneğin sorunlu ve kötü bir günün ardından uykuya kaçtığımda sabah olunca herşeyin düzelivereceğine inanırım. Son 1 senedir güneş ışığı camdan girer girmez uyanma gibi bir alışkanlık edindiğimden yatakta duvar tarafına dönüp yorganı kafama çekince gece olduğuna inanmaya çalışıyorum.

    Bi de su aralar kız kuş olup uçacağıma inanasım geliyor...Antony gibi her gün dilimde o dizeler: "I'm a bird girl and bird girls can fly..."

    Şeffaf banta kopya yazma işime dönmem gerek...Çabuk bitirirsem uyuyabilirim.:)


    May 06

    Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer, Zaten Kartallar da Yüksek Uçar...

    Beni bilen bilir...Asla entelijasyon kaygılarıyla değil dinlemeye kayda değer buldugum şarkılar yapılmadığı için Türkçe sözlü müzik dendiğinde hep eskilere gider aklım-kulağım. Şarkıların sözlerini önemli addederim ve kendimce lirik ve bir öykü anlatan parçaları severim. Yeni Türkü'nin Başka Türlü Birşey'i, Telli Turnasi, Maskeli Balo'su, Yağmur'un Elleri'ni, Rüzgar'ını, Çember'ini, neyse uzatmiyim, şarkılarının hepsini, Grup Gündoğarken'den Sen Benim Şarkılarımsın'ı ve Ankara'dan Abim Geldi'yi, Leman Sam öksürse bile dinlerim, Sezen'den Davet'i, Son Sardunyalar'ı...Zuhal Olcay'ı, Nilüfer'i...Ve eski Yeşilçam'ın hafif cızırtılı şarkıları... Söylediğimde inanmazlar, Bergen'in sesine hayranımdır. "Dert Bende, Derman Sende"yi dinleyip deli efkarlanmışlığım vardır, bir de trende ağlamışlığım. Söylerim de inanmazlar, benim de arabesk yanım bir o, bir de Kamuran Akkor işte.
     
     
    Yeniler deseniz 5 şarkı sayamam...Demeyin de zaten...Mümkünse benden uzak...derken Yüksek Sadakat diye bir grup dinlettiler. "Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer" i...
     
     gul renginde gun dogarken
    bogazdan gemiler usulca gecerken
    gel cıkalım bu sehirden
    agaclar, gokyuzu ve toprak uyurken
    dolasalım kumsallarda
    cılgın kalabalık artık uzaklarda
    yorulursan yaslan bana
    sarılıp uyuyalım gun batımında

    belki ustumuzden bir kus gecer kanadından bir tuy duser
    iner done done gok yuzunden
    hicbir yuz guzel degil senin yuzunden
    haydi kalk gidelim bu sehirden
    gun dogarken yada gunes batarken
    belki kuslar gecer ustumuzden kanatları senin ellerinden.
     
    Elimde olmadan şarkı sözü kalitesinde özellikle Dave Matthews şarkılarını baz alırım,mesela Crush'ı. Türkçe sözde ise bu kıyaslamaya kalkış(a)mam bile.
     
     crazy how it feels tonight
    crazy how you make it all alright love
    you crush me with the things you do
    i do for you anything too
    sitting, smoking, feeling high
    in this moment it feels so right

    lovely lady
    i am at your feet
    god i want you so badly
    i wonder this
    could tomorrow be
    so wonderous as you there sleeping?

    let's go driving 'til morning comes
    watch the sunrise
    to fill our souls up
    drink some wine 'til we get drunk

    it's crazy i'm thinking
    just knowing that the world is round
    here i'm dancing on the ground
    am i right side up or upside down
    is this real or am i dreaming?

    lovely lady
    let me drink you please
    i won't spill a drop, i promise you

    lying under this spell you cast on me
    each moment
    the more i love you
    crush me
    come on

    it's crazy i'm thinking
    just knowing that the world is round
    here i'm dancing on the ground
    am i right side up or upside down
    is this real or am i dreaming?

    lovely lady
    i will treat you sweetly
    adore you
    i mean
    you crush me

    it's time like these
    when my faith i feel
    and i know
    how i love you
    come on
    lady

    it's crazy i'm thinking
    just knowing that the world is round
    here i'm dancing on the ground
    am i right side up or upside down
    to each other we'll be facing
    by love we'll beat back the pain we've found
    you know
    i mean to tell you all the things i've been thinking deep inside
    my friend
    with each moment the more i love you

    crush me
    come on
    lady
    so much you have given love
    that i would give you back
    again and again
    meaning i'll hold
    and please let me always
     
    Yahu asıl diyeceğim şudur ki evet son günlerde dinlediğim en iyi şarkılardan, ayrıca bi yüreklenip Pevane şarkılarını da dinledim, bi de Aydilge adında bir yorumcunun Küçük Şarkılar Evreni albümünü merak ediyorum.
     
    Bir yandan Pazarlama Yönetimi çalışırken Kartallar Yüksek Uçar filminin öyle bir 15 dk.sını izledim. Fotoğraf ordan...Çilekli Milkshake İstanbul'dan... Bi de burdan Bahar şenliği...
     
    Belki üstümüzden kartal geçer...
     
     
    April 30

    Pirinç Pilavı

    Uydurma tarifim ama enfes olmuştu doğrusu:

    1,5 bardak kepekli pirinç

    Birkaç yaprak ıspanak

    Havuç-2 ad.

    Pırasa-2 sap mı denir-

    Biraz fasülyem vardı konserve ben ondan da koydum

    Tuz-çok az kimyon-karabiber

    Sebzeleri dograyin, pilav tenceresinden ilk önce havuçlardan başlayıp soteleyin. Renkleri değişince kepekli ya da normal, pirinci ekleyin, pirinçler şeffaflaşıncaya kadar karıştırarak kavurun.Baharatları katın. Kepekli pirinç için su miktarını biraz fazla tutmak gerekiyor,normal pirinç için 1 e 2 ölçü suyunu ekleyin. Kapağını kapatıp kısık ateşte pişirin. Fasulye isteğe bağlı eklenir.Sonra bırakınız demlensin.

    Salatalıklarla süslediğiniz tabağa güzelce servis edin.
    April 28

    2 Gün İstanbul

     
    Sabah 7'ye 5 kala... Bostancı Sabit Pazarı bomboş, Bostancı'da yarı deniz yarı da b.k kokusu...İsanbul'dayım.
     
    Berbat ile birlike evin kapısını çaldık. Annem saçlarını boyatmış, güzel olmuş. Özlemişim bu evin kokusunu...Parke yerlerde pıtır pıtır yürümeyi...Kedileri...
     
    Ve buzdolabını...İlk gözüme çarpan şey bir kasenin içineki çilekler...
     
    Felicitacığı da çileklerle fotoğrafladım.
     
    Cancanı ise bir türlü paylaşamadıkları fareleri ile...
     
    Billy Ocean-Suddenly çalıyor, serince bir İstanbul Cuma'sı...
     
    Ezgi nerde diye soranlara Cuma'ya gitti diyiverin bi zahmet...
    April 27

    Ezgi'nin Şansı

     
    Önce fotoğraflar...İç mekanda çok başarılı olmayan dijitalim ile çektiğim La Traviata Operası'ndan bir kare. Oyunun ilk perdesinden.
     
    Diğer fotoğraf ise Eskişehir Opera Binası'nın bahçesinin çiçeklerinden... Bir de maviler var ama onlar iyi çıkmamışlar. Kırmızı ile de biraz oynadım resim düzenleyici ile...
     
    Gelelim başlığa...3-4 senerdir Eskişehir'de hiçbir etkinliğe bilet bulamadığım olmadı. Etkinlikler ucuz olduğundan çoğu zaman biletler tükenir günler öncesinden, ama ben son güne bırakmış da olsam her ne hikmetse bilet bulurum. Artık şans deyin, tesadüf ya da olacağı varmış, olmuş deyin... Son gün gişeye giderim, görevli "bilet kalmadı" dese bile "iptal olmadı mı?, olursa haberdar eder misiniz, telefonunuzu verin, ben saat başı sizi arayıp sorayım." şeklinde ciğerci kedisi misali dolanır dururum. Ve çoğunlukla da kaparım bileti...
     
    Ama asıl başarım tiyatro-konser salonu kapılarında, temsil başlamadan 15-20 dak. öncedir. Eskişehir'in Opera Binası'ndaki görevliler artık şu soruma alışıklar:" Elinizde bilet kaldı mı, arkadaşım çok istedi gelmeyi de..."?  Bütün sevimliliğimi-varsa eğer- kullanırım veeee...Hiç biletsiz kaldığım olmadı... Dün La Traviata'da da bilet bulamadığımız Yelda için denedim şansımı...Resepsiyon'daki kibar beye: "Arkadaşım çok istemişti gelmeyi ama biletler bitmişti...Acaba gelmekten vazgeçen oldu mu?" diye sordum, O da "Yok şimdilik bize gelen ama bakalım bir. Bulursak sizin için ayırırız." dedi. 5 dakika sonra takım elbiseli bir görevli: "Bilet bulabildik, resepsiyonda." dedi. Gittim, kibar ve güleryüzlü görevli: "Biletinizi bulduk. Arkadaşımıza sevimli, güzel ve esmer bir bayan diye tarif ettik sizi, neyse ki eliyle koymuş gibi buldu..." diyiverdi. "Ne kadar ödemem gerekiyor?" soruma ise "Bir dosttan hediye" cevabını aldım. En şapşal sırıtışımla teşekkür edip Yelda'ya evden uçması için telefon ettim, zira La Traviata'nın başlamasında 15 dakika vardı. Yelda da uçtu zaten...
     
    Olur da bedava veya son dakika bilet gereksiniminiz our, sevimli, esmer kıza yazmanız yeter.
    Ben bulurum. İddialıyım.
     
     

    Gölge ve Meridyen

    "Bugünlerde dünyayı bir fotoğraf makinasının objektifinden izliyorum ve bu bana güven veriyor; çevremdeki gerçekler çevrelenip kesin olarak tanımlanmış gibi geliyor. Herşey, görünüşümün ve belleğimin yardımcı organı, varlığımın bir uzantısı olan karenin içinde kapalı olduğu için onları kavrarken, evrenin uçsuz bucaksızlığından kaynaklanan o rahatsız edici baş dönmelerine kapılmıyorum."
     
    Paolo Maurensing-Gölge ve Meridyen-Dost Yayınları
     
     
    Aynı yazarın betimlediği gibiyim ben de. Bir fotoğraf makinesinin objektifinden bakıyorum dünyaya, üstelik diyaframım en açıkta, B modunda. Makinemi yeni yeni tam randıman kullanmaya başladım.
     
    Bütün güzelliklerine rağmen sokak kedilerini fotoğraflamaktan kaçınıyorum... Gözlerini gözümün içine dikiyor ve dakikalarca bakıyorlar. O zaman içimden parçalar kırılıp, kopuyor. Hele güzelliklerini fotoğraflamışsam yeniden o kareye baktığımda "Acaba yaşıyor mudur?" soruları kemiriyor beynimi... Çekmek istemememin nedeni bu olsa da beynmdeki fotoğraf makinası durmuyor. Bu akşam, La Traviata'dan dönerken cadde kenarında karşılaştığım biri alacalı, diğeri güzeller güzeli 2 kedinin fotoğrafını kaydetti bile aklımın objektifi... Gözlerinin içine bakarak "Dikkatli olun..." demekten başkası gelmedi elimden...
     
     
     
    April 24

    Sn Erol'a Cevap...

    Aşağıda yazmış olduğunuz dörtlük Ankaralıların müzik konusundaki garipliklerini ne yazık ki kapatmıyor. Trt Arşivi'nden, kimbilir hangi fi tarihine ait aşağıdaki şarkıyı kısasa kısas olarak eklemeden önce Ankaralı Turgut, Ankaralı Yasemin, Ankaralı Namık ve türevlerinin adı üstünde ANKARA'DAN çıktığını hatırlatır, İstanbul'a laf etmenizi kınarım. Tren garlarını ise hiç karıştırmayınız zira uyuyakalan sizdiniz, siz Ankaralısınız, gelemediğiniz yer ise Ankara Garı.
     
     karı senin dırdırın
    öldürüyor vırvırın
    utanmadan istersin
    bir dolap bir de fırın...
     
    bu dizeler Ankaralı Turgut'a ait olup aşağıdaki dörtlüğü anlam bakımından kat be kat aşmıştır. Aşağıdaki parçayı ise sizin bestelemediğiniz ne malum?

    haydarpaşa gar'ındaaaaaaaaaaa Hayriyem
    Haydarpaşa Gar'ındaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
    İstedim de vermedi çıban çıksın burnuuuunda
    Hayriye'me ben yandıııııııııııııımmmmmmmmm
     
     
    yahya kemal'e sormuşlar; "ankara'nin nesini seversin?" diye
    "istanbul'a dönüş yollarini severim" demiş.
     
     
     

    İzmir'Den La Traviata Gelmiş...

    Çok severim ben o şarkıyı... Ankara'dan Abim Gelmiş şarkısını yani. Özellikle de "Bir sinemanın önündeyim, siyah beyaz bir film varmış" ve "kadıköy’den istanbul’a, ilk avare akşamlar"
    dizelerini...
     
    içimi kemirir durur çok zaman
    olur olmaz bir yerde
    olur olmaz sorular
    açılır zaman zaman bir kapı
    olur olmaz bir yerden
    olur olmaz bir yere
    bir sinemanın önündeyim
    siyah beyaz bir film varmış
    annem babam beni çok severmiş
    ankara’dan abim gelmiş
    evde bir bayram havası
    annem babam beni çok severmiş
    dağılır duman duman bir ömür
    olur olmaz karşımda
    olur olmaz geceler
    karışır mesafeler o anda
    olur olmaz uzaklar
    olur olmaz kısalır
    kadıköy’den istanbul’a
    ilk avare akşamlar
    alnımda ergenlikler
    ilk aşkı müjdelermiş
    annem babam beni çok severmiş
    bir sinemanın önündeyim
    siyah beyaz bir film varmış
    annem babam beni çok severmiş
    ankara’dan abim gelmiş
    evde bir bayram havası
    annem babam beni çok severmiş
    of annem, annem
     
     
    Ankara'dan gediğine sevinivereceğim bir abim falan olduğundan değil ama özlemi en iyi anlatan Türkçe parçalardan biri olduğundan severim "Ankara'dan Abim Gelmiş"i. Ankaralılara sıkça laf da sokuştursam birincisi en iyi arkadaşlarım Ankaralıdır, ikincisi içinde Ankara geçen şarkılar pek hoştur. Ama İstanbul şarkıları daha bir hoştur çünkü içinden deniz geçer...
     
    Aslında konuyu nereye getireceğim...İzmir Opera ve Balesi Eskişehir'de La Traviata'yı sahneleyecek.  La Traviata, Giuseppe Verdi'nin 3 perdelik operası. Alexandre Dumas'ın Kamelyalı Kadın adlı romanından uyarlanmış.
     
    Woody Allen'in Match Point adlı filminde Londra Sosyetesi'nin opera-bale-tenis dersleri üçgeninin Opera kolunda La Traviata operası var. Bu açıdan da bu eseri izleyeceğim için seviniyorum.
     
    Bilet sudan pahali bu sefer. 10 YTL. Pahalı derken ki kıstasım su. Yoksa 10 ytl pahalı falan değil. Uzun lafın kısası...Çarşamba gününü merakla beklemekteyim.
    April 23

    Bir oda,diğerini karanlığıyla ışıtabilir...

    "Ölümün gülümsediği Camera Obscura,yağ kandilimin ışıttığı optik,Laterna Magica!Işıktan ve karanlıktan yaptım seni,ya da ışığa ve karanlığa böldüm.Kim inkar edebilir?Bir oda,diğerini karanlığıyla ışıtabilir. "
     
    Uzun zamandır kütüphane rafında, öylece, boynu bükük...Olmaz dedim, gel, seni keşfetmem, herşeyinle bilmem, öğrenmem gerek dedim. Aramızda sır kalmayacak, yanlış anlamayacaktık birbirimizi... Sadece lazım olduğunda arayamazdım, o benim yıllar yılı düşümdü, hayalimdi...Gecikmiş hediyemdi kendime...O tanıdık eski koku yok üzerinde belki ama olsundu, benimdi, üzerinde bir benim parmak izim vardı... Dokundum, kokladım, dinledim...
     
     
    Ve konuştu benimle bu gece... "Önce diyafram ayarımı yap Ezgi" dedi... "Sonra örtücümü... Sonra kadrajımdan gereksiz görüntüleri ayıkla, yalnızca görmek istediklerin kalsın!" Öyle yaptım. "Ezgi, karanlık olduğundan mı uzun pozlama yapıyorsun? Unutma, elini titretme, sabırlı ol..." Dedim ki: "Keşke hava bulutsuz olsa da bana yıldızları hapsetsen..." Dedi: "Şansına küs bu gece!"
     
     
    O tanıdık, bildik melodimsi sesyle dile geldi...Deklanşör son noktayı koydu...O büyülü sesi Nikon F55 in, "çıtttt" sesi... Karanlıkta ışığı hapsetti benim için.
     
    Yalnızca benim için...
     
    Dedim ki: Bu gece yapay ışık hapsettin kağıda...Belki güzel bir gecede, kimbilir bir Cunda adası gecesinde binlerce yıllık ışık uzmelerini getirirsin bana..."
     
    "İyi ki seninleyim Ezgi...Değerimi bil, paslandırma, bir köşeye atıp bir çocuğun bozmasına izin verme."
     
    "Asla...Sen benim hediyemsin..."
     
     
     
     
    April 22

    Protesto Ediyorum!

     
    eh zamanında kalemimden bal damlıyormuş...
     
     
    Protesto Ediyorum!
     
     Bugünlerde kendimi fazlasıyla uyumsuz ve takıntılı hissediyorum.Bu da haliyle günlük yaşantıma da yansıyor. Önceden kesinlikle vazgeçemem dediğim alışkanlıklarımı bir takım sebeplerden dolayı bırakmak zorunda kalıyorum. Yetmiyor, kendimce olumsuz bulduğum herşeyi protesto ediyorum. Hakkında olumsuz bilgiler edindiğim ürünleri almadığım gibi satan firmalara da üşenmeyip şikayet dilekçeleri gönderiyorum ve herkese anlatıyorum ki başlarına aynı olay gelmesin.

    Fakat ne yalan söyleyeyim, zor oluyor. Özellikle alışkanlıklar kısmı. Örneğin geçenlerde pencereden bakarken kar serpiştirdiğini gördüm.Soğuk havalara en yakışan içecek olan salebi yapmak için mutfak dolabını açar açmaz biyoloji bölümünde okuyan ev arkadaşımın kuyruğunu tramvay çiğnemiş kedi misali bakışıyla burun buruna geldim: ''Salep mi içecekesin? Ne kadar gaddarsın, salebin aromasının artık nesli tükenen yaban orkidesinin köklerindeki yumrulardan elde edildiğini bilmiyor musun?'' demesiyle paketi kös kös yerine bıraktım ve çaya talim ettim, neyse ki çay bitkisinin nesli henüz tükenmiyor.Gerçi arkadaşıma artık salebin içinde aroma verici binbir türlü madde olduğunu, dolayısıyla içindeki eser miktarda gerçek aromanın doğaya zarar vermyeceğini söylemek istedim ama üşendim.Sonuç olarak yaban orkidelerini korumak adına sahlebi protesto ettim ve ağzıma sürmüyorum. Ara sıra özlemiyor değilim gerçi...Ama kararlıyım: Devletin ilgili makamları yaban orkidelerini koruma altına alana ve bilinçli tarım politikaları oluşturana kadar içmeyeceğim!

    Yiyecek-içecek bazında ilk protestom bu değil. Bir ara patates kızartmasını nedense protesto etmiş ve 1.5 sene ağzıma sürmemiştim.Sonra bir patates krizi patlak verdi. Güzelim patatesler depolarda çürümeye terkedildi, fiyatları yükseldi. Ben de eylemimden vazgeçtim çünkü göz göregöre tonlarcasının heder olmasına dayanamazdım.

    Amerika Irak'a savaş açtığından beri Amerikan ürünlerini de protesto ediyorum.Gerek elektronik aletlerde, gerekse yiyecek-içecek maddelerinde ve giyeceklerde Amerikan ürünlerini tercih etmiyorum. Örneğin henüz hiçbir ülkeye savaş açmadığı için elektronikte Japonya'yı tek geçiyorum. Ortalığı ucuz ve kalitesiz mallarla doldurmuş olduğundan Çin'i de protesto etmem gerekir aslında.

    Protesto eylemlerim etrafımdakileri de etkiliyor. Örneğin bir kedi maması firmasının hayvanlar üzerinde korkunç deneyler yaptığını öğrenince bu mamayı almayı kestim. Fakat arkası çorap söküğü gibi geldi ve pekçok firmanın aynı suçu işlediğini öğrendim. Şimdi kedilerimle bu canileri protesto ediyoruz. Onlar için zor oluyor çünkü deney yapmayan az sayıda firma var. Arada kuş-kelebek avlamalarına izin vermeli miyim diye düşünüyorum. Ama korkarım ki bu seferde kendi kendimi ve kedileri protesto edeceğim çünkü kuş ve böcek nüfusunun azalmasına katkımız olacak.

    Geçen sene okuduğum kentte başımızı sokacak bir ev ararken ahırdan bozma dükkanlarında gözlerinde para hırsıyla bekleyen pekçok emlakçıyla muhatap olmuştuk. İstenen yüksek komisyonlar, danışıklı dövüş halindeki emlakçıların öğrenciyi sömürmeye hazır nazır bekleyen ev sahiplerinin önüne yem gibi atmaları sinir sistemimizi altüst etmişti. Ve arkadaşımla karar aldık: Emlakçıları protesto edecek ve sokak aralarında kendimiz ev arayacaktık. Yaptık da. Şu an oturduğumuz evi bize bulan kişi tanıdık olmasaydı, kampüste işlek bir yere çadır kurmuştuk şimdi. Fena da olmazdı hani, yol parası derdi olmayacaktı.

    Ve korkuyorum...Bu gidişle evden çıkamayacağımdan, aç kalacağımdan, alışveriş yapamayacağımdan korkuyorum. Mahalle esnafı ve pazarcılarla aramı hoş tutmaya çalışıyorum. Günün birinde kafam bozulup onları da protesto edersem yalın ayak, başım kabak kalıkalıvereceğimden korkuyorum.
     
    2005
    April 19

    Başka Türlü Birşey

    Başka Türlü Birşey
     
     baska turlu bir sey benim istedigim
    ne agaca benzer ne de buluta
    burasi gibi degil gidecegim memleket
    denizi ayri deniz havasi ayri hava

    nerde gorduklerim nerde o bekledigim
    rengi baska tadi baska
    bir baska yolculuk dalindan dusmek yere
    yasadigindan uzun
    bir tatli yolculuk dalindan inmek yere
    agacin yuksekligince dalin yuksekligince
    ruzgarda
    ve bir yeni omur vardigin cimen yesilligince...

    baska turlu bir sey benim istedigim
    ne agaca benzer ne de buluta
    burasi gibi degil gidecegim memleket
    denizi ayri deniz havasi ayri hava

    nerde gorduklerim nerde o bekledigim
    rengi baska tadi baska...
     
    Can Yücel
     
    "yeni ülkeler bulamayacaksin, başka denizler bulamayacaksin.bu kent peşini birakmayacak. ayni sokaklarda dolaşacaksın. ayni mahallede yaşlanacaksın; ayni evlerde kır düşecek saçlarına. bu kenttir gidip göreceğin yer. bir başkasını umma -bir gemi yok, bir yol yok sana."
     
    Kavafis...
     
    April 15

    Karışık...

    Playlist'im:
     
    -Ankaralı Turgut- Kaynana
     
    Ben bi karabiberim/Yuvarlanır gideriiim/ Çok konuşma kaynana /Kaynana değil de/ 4 bacaklı dana....
     
    -A.T-Bebeler
     
    -A.T-İkile Koçum
     
    -Kamuran Akkor-Bir Teselli Ver
     
    -K.A- İsyan Eden Kalbim
     
    -Nilüfer-Aşk kitabı
     
    -Led Zeppelin- Babe I'm Gonna Leave You
     
    Başlığın hakkını vermişim bu akşam, öyle değil mi?:) E, valla öyle...
     
     
    April 08

    Su Fiyatına Sanat!

    Hadiiii...Başlığa bak sen...Mecmuaların Kültür-Sanat saifesi başlıklarına benzedi. De hakikaten burası öyle. 1 YTL'ye 12 litrelik Kalabak Suyu= Bir Modern Dans Gösterisi'nin bileti. Neymiş, Eskişehir sırf bu sebeple bile sevilesiymiş.(pozitif Ezgi, ötekini alt etti şu dakika itibariyle...)
     
     
    AKM'de Firansız dansçılar gösteri icra eyleyeceklermiş. Atladık, gittik. K sırası 17 numaraya kurulduk. Anadolu'nun AKM'sini bilen bilir, J-K sırası pek ortadır, pek hoştur. Hele de numarası 15-20 arasıysa ve önünüzde sulak yerde yetişmiş bir vatandaş yoksa. (bu gece benim önümde öylesi vardı) Gösteri? Bi dakika, bakalım elimizdeki flyer'a hemencik. O.More Çağdaş Dans Gösterisi. Tours Devlet Koreografi Merkezi.
     
    Gnawa müzisyenleri eşliğinde sundular gösterilerini. Aklımda kalanlar;
     
    -Pek sempatiktiler.
     
    -Birara "Ya evde canım sıkılınca arada bende böyle dans ediyorum, modern dansçı mı olsam" dedirttiler ama devamında parende atıp artistik hareketlere geçince dediğimi yuttum.
     
    -Zenci olan pek bir hoştu. Kıvamında vücut çalışılmış.
     
    -"Morality is the weakness of brain." Fransızlar İngilizce konuşunca garip oluyor.
     
    -B.ktan kelimesi Fransız aksanlı Türkçe ile nasıl telafuz edilir, öğrendim. Bir ara Türkçe repliklerle dans edildi. Yanlış anlamadıysam "Sünnit Oldın mı?" repliği bile geçti.
     
    Güzeldi, güzel olmasına da bi de anafikrini anlayabilseydim. Modern sanatın cilvesi olsa gerek. Çıkışta kritikleri yapılıyordu, ben yorumcunun yalancısıyım, İnsanın devinimini anlatıyormuş. Ben daha çok yabancılaşma olarak yorumladım.
     
     
     
    Cumartesini postalamaya son 27 dakika. Land Down Under dinlenmekte hala. "Gök gürültüsünü duyamıyor musun?"
     
     
    Amstrong'dan Georgia On ile bitirelim.
     
    EK:Saçları benden uzun ve güzel erkekleri kıskanıyorum. Kızları değil. Onlar bile bakımlı, sen salaş salaş gez babında. Ama çabuk geçiyor.
     
     
    April 07

    Friday, I'm in Love...

    Hiç James'den Laid'i ve Men At Work'den Land Down Under'ı arka arkaya dinlediniz mi? Hayırsa ve de fıkırdamak istiyorsanız öneririm. Özellikle de Laid'in sözleri çok eğlencelidir.
     
    Bugün Rinso reklamının ne kadar irite edici olduğunu, Almanca'nın ne lanet bi dil olduğunu, saçlarım kısacıkken ne kadar iyi hissettiğimi ve rahatlığımı, Japon Alfabesiyle adımı yazmanın nasıl bişey olacağını falan düşünürken İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde dilediğim dilek geldi aklıma. Prosedürü hatırlamıyorum ama dileğimi usulünce dilediğime eminim. Neden hala gerçekleşmediği konusunda ise bir fikrim yok. Fotoğraftaki sayın bayın(Bes'ti adı sanırsam) bacak arasındaki boşluğa elinizi sokup diliyorsunuz dileğinize  da yani tecrübeyle sabit, bir gelişme olmuyor. He, bu arada, Arkeoloji Müzeleri dilek dilemek için gidilecek yerler değildir ve zaten dilesenizde bişey değişmediğinden boşuna görevliye yakalanacağım riskine girmenize lüzum ve mahal yok.
     
     
    Kışın da burda Porsuk nehri dondu, "Leynnn, acep taş atsak buz kırılır mı ki, deneyelim" babında bir iddia sonucunda taş bulamadığımızdan cebimizdeki ne işe yaradığı belirsiz, 5 adedi ancak 5 kuruş eden 1 kuruşlukları atarken "Yav madem para atıyoruz Çaya, bari dilek dileyelim de fuzuli gitmesin paralar(!)" şeklindeki zeka yüklü fikirle birer birer fırlatırken dilediğim hiçbir dilek de 7 Nisan 2006 itibariyle gerçekleşmiş değil.
     
     
    Photoshop harikası İboş fotoğrafına siz de benim kadar gülecek misiniz bilmem.:))))))))))))))
     
    Ben bi websitesi güncelliyim.
     
    Roll dün gece bırakıldığı yerde durmakta öylece, kıraat eylemekte fayda var.
     
     

    Land Down Under

    Traveling in a fried-out combie
    On a hippie trail, head full of zombie
    I met a strange lady, she made me nervous
    She took me in and gave me breakfast
    And she said,
    
    "Do you come from a land down under?
    Where women glow and men plunder?
    Can't you hear, can't you hear the thunder?
    You better run, you better take cover."
    
    Buying bread from a man in Brussels
    He was six foot four and full of muscles
    I said, "Do you speak-a my language?"
    He just smiled and gave me a vegemite sandwich
    And he said,
    
    "I come from a land down under
    Where beer does flow and men chunder
    Can't you hear, can't you hear the thunder?
    You better run, you better take cover."
    
    Lying in a den in Bombay
    With a slack jaw, and not much to say
    I said to the man, "Are you trying to tempt me
    Because I come from the land of plenty?"
    And he said,
    
    "Oh! Do you come from a land down under? (oh yeah yeah)
    Where women glow and men plunder?
    Can't you hear, can't you hear the thunder?
    You better run, you better take cover."
    
     
     
    April 06

    Perşembeler Güzeldir...

    Güzel perşembe...Zaten topu topu 2 günle derdim var fena halde, Manic Monday ile Ruby Tuesday.Perşembeleri severim oldum olası. Cuma gününden de Pazar gününden de daha fazla hem de. Nedeni yok.
     
    Bu sabah tramwayda, okulda vs. herkes pek bir güleryüzlüydü. Ben hep sırıtmaya yer ve zemin ararım zaten, çok canım sıkkın değilse. Bana gülenlere ben de güldüm. Gülmeyenlere de gülümsedim. Onlar da gülümsediler. Gülümseştik.
     
    Ay çok uzun yazamiiciiim, dün kampüste uçurtma uçurdular, hava pek ılıman, pek bahar bahar...
     
     
    Kampüse ve belki de abartmıyorum Eskişehir'e gelen tek Roll nüzhası şimdi koltuğun üzerinden bakıyor üzerindeki Mor Gözlü Serge Gainsbourg fotoğrafıyla. Van Morrison'da Madame George adlı parçasını icra ediyor. Bugünlük de bu kadar olsun. Hayır bugün bi protestom yok. Var da burası yeri değildi, yapıştırmiciim işte.
     
    Perşembeleri güzeldir. Perşembe öğleden sonraları daha da güzeldir.
     
    Kaldı Ankara'ya 4 gün. Bugünü sayma, gene 4 gün kalıyor. Demin de bugünü saymamışım zaten. Sayarsak 5 gün kalmış oluyor.Saymazsak 4 gün. Yani sayarsak 5, saymazsak 4. Parmak hesabıyla sağlamasını da yaptım. Serçe Parmaam Cuma, Cumartesi Baş parmaam,Pazar İşaret, Pazartesi'ne de orta parmak kaldı,hahah tamamen tesadüf. Herhalde Salı günü de başım bağlancak, yüzük parmaam da Salı'ya kaldı. Salılarla başım dertte demiş miydim? Madame George bitsin diye uzatıyorum, noktayı koyuciim sonra. Heh bitti.
     
    Nokta.
     
     
     
     
    April 04

    Berbat the Bavul

    Ve yeniden Eskişehir. Sabah saatlerinde toparlanma vs. zamanın nasıl geçtiğini anlamadım, izin verdikleri ölçüde biraz da kedileri mıncıkladım, sonra da koca Berbat'ı taktım koluma, düştüm yola.
     
    Berbat da kim diye soran olabilir, kendisi kırmızı, devasa bavulumdur. Yaklaşık olarak 1 senedir beraberiz, ama aramızda yalnızca çıkar ilişkisi var. Boyu neredeyse belime geliyor ki ben pek pigme sayılmam, 1.70 uzunluğundayım. Üzerinde TravelEasy yazıyor, baktıkça ağlayasım geliyor yazıya. Öyle ağır, öyle ağır ki bazen acaba üzerine adres yazıp öylece köşe başında bıraksam da hayırsever bir muhterem arkadan gönderiverse Berbat'ı diye geçirmiyor değilim içimden. Berbat sayesinde dilenciliğimi de geliştirmekteyim hızla. Trene bindiğimde bavul rafına tek başıma yerleştirmemin imkanı yok, ki ben aslında aşama kaydettim, eskiden bavulunu kendi indiremeyen hanımlara sinir olurdum, nazenin bulurdum kendilerini. Şimdi en tatlı sesimle " Bavulumu yukarı yerleştirmeme yardımcı olur musunuz?" diyorum ilk gözüme kestirdiğim kurbana. Tabi bu arada Berbat'ı saklıyorum ki baştan görüp de "Hayır" demesinler. Ne zaman ki "Elbette" cevabı alıyorum, bir adım sağa ya da sola çekilip acı gerçekle yüzyüze bırakıyorum zavallı centilmeni. Berbat da pispis sırıtıyor TravelEasy yazısıyla.
     
    Ayrıca bu Berbat hakikaten adına layık mı layık. Kendi başına merdiven çıkamıyor, taksinin bagajına kendiliğinden giremiyor, gözü de dışarıda üstelik, tekerlekleri hep sağa sola kayıyor. Sayesinde bacaklarımın arka kısmısıları ve de belim ağrımakta. Yaşlandırıyor Berbat beni.
     
    Uyumaya hazırlanırken son bir mail kontolü yapayım dedim. Pek hazetmem yap! et! emir kiplerinden ya hani aşağıya kopyaladığım olay kibarlık bekleyemez. Es kaza buraya uğradıysan imzanı atmadan geçme...

    Hasankeyf'e sadakat
    İmza at!

    İzmir Kuş Cenneti, Ormansızlaşma ve Sıfır Yok Oluş kampanyalarından bir kaçında ya da hepsinde vardınız. Siz var olduğunuz için doğaya yönelik yok edici planlar sekteye uğradı. Gediz Deltası kurtuldu. Şimdi sırada, Dicle üstüne kurulacak ve Hasankeyf'i yok edecek Ilısu Barajı projesi var. Bu baraj, Hasankeyf'le birlikte vadideki çok sayıda tarihi ve arkeolojik değeri sular altında bırakacak. Bu baraj, bölgedeki çok sayıda canlının yaşam alanını sular altında bırakacak. Bu konuda uzun zamandır kamuoyunu bilgilendirme çabamız vardı. Şimdi sizden, varlığınızı bir kez daha göstermenizi istiyoruz.

    Diyoruz ki:
    Hasankeyf'e Sadakat İmza At"

    İmzanın hedefi yalnızca Türk hükümeti değil, İsviçre, Almanya ve Avusturya. Bu üç Avrupa ülkesi kendi şirketlerinin kazancı için projeye parasal kaynak sağlıyor. Kamuoyunun tepkisini görmedikleri için rahat hareket ediyorlar.

    Varlığınızı hissettirin! Az değilsiniz!
     
    Geleneksel ne izledim ne dinledim faslına gelince CNBC-E de Guy vardı, konusu epeyce ilginç bir film. Trende gelirken de Yeni Türkü dinledim, Rıfat Ilgaz'ın Garibin Horozu adlı kitabını okudum, birkaç alıntım var ama Berbat beni mahvetti, dinlenmeliyim artık.